Alevî-Bektaşîlikte Devriyye

Alevî-Bektaşî edebiyatında “Devrîyye”, ruhsal aşamalarını tasvir eder ve insanın Tanrı ile bir olur. Bu tasavvufî literatürde “As-Sayr maa Allah” olarak ifade edilir. Bu aşamada, yolcunun bireysel varlığı tamamen yok olur ve sadece Allah kalır. Artık konuşan da, hareket eden de yalnızca Allah’tır. İnsan-ı kâmil’in fiziksel formu, sanki yazıcının elindeki bir kalem gibidir. Kalem yazıyı oluşturur, ancak yazıyı yönlendiren yazıcıdır; burada yazıcı, Allah Teâlâ’dır. Bu tür şiirlerde, bir yolculuk bulunmaktadır. Varlığın Allah’tan gelip Allah’a dönüşünü vurgular. İnsan, Tanrı’nın (Mutlak Varlık’ın) bütün sıfâtlarına, yani zatına mazhardır. Şu halde Mutlak Varlık’ın en uygun ve son zuhuru, insandır. Fakat Mutlak Varlık, insan sûretinde tecelli edinceye dek çeşitli varlıkların donuna bürünmüş ve evrenden süzülmüştür. Bu nedenle insan, evrenin özetidir. Ancak burada bahsedilen “İnsan” hakiki manada insandır. Hakiki/Olgun insan olmanın temeli ise Allah’ın “Levh-i Mahfuz” sırrına vakıf olana kadar belirli aşamalardan geçmenin gerekliliğidir. Bu sırra vakıf olmanın temeli ise Alevi-Bektaşilikte önemli bir yere sahip olan “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisidir. Zira, o anda bir devir/aşama başlar ve insanın Hakk’a vasıl olmasına kadar devam eder. Hakk Aşıkları bu durumu “Pişmek” olarak adlandırmışlardır. Devrîyye, insanın ilahî tecellilere ve mutlak hakikate ulaşma serüvenini anlatır.

Devriye türünde yazılan şiirlerde Alevi-Bektaşi inancının yaratılış bölümünden bahsedilir. Gelişme bölümünde peygamberler tarihinde yaşanan olaylardan bahsedilmektedir. Son dörtlükler içerisinde Ehlibeyt-i Ali Aba’dan ve Hazreti Hünkar Hacı Bektaş Veli’den devam edilir ve sonuçlanır. Bazı “Devriye” türlerinde yazılan şiirlerde Seyyid Nesimi ve Hallac-ı Mansur’dan da bahsedilmektedir.

Hünkar Hacı Bektaş Velî’’nin Eserinde Devriyye:

“Biz Âdem’den evvel nur olduk geldik

Nuh ile tufanda var olduk geldik

Milleti İbrahim neslinden olup

Eşref-i mahlûkat denen cevherin.

Otağımız arslanların remzidir

Kucağımız ceylanların kenzidir

“Lâ fetâ illâ Ali lâ Seyfe illâ Zülfikar”

Şehid-i Kerbelâ sunsun kevserin.

Fatıma’ya salât selâm getirin

Hasanü’l-Müctebâ olsun rehberin

Hacı Bektaş Âl-i âba neslidir

Kur’an’da hatmolan şol Peygamberin.”

 

Kaygusuz Abdal’ın Eserinde Yaratılış ve Devriyye

[2]“Hazret-i Resu’lun mübarek vücudına ‘ilmün şehri ve ‘Ali kapusıdur didügi yine anlar bilür ki andan murad ne idi ve bir dahı buyurdı ki

“Ben ve ‘Ali bir nur idük. On dört bin yıl Adem’ün halkından öndin didi. Zira ki Hazret-i ‘Ali radiyallahü anhu Hazret-i Resul’un şahib-i sırrı idi ve sırr-ı İlahiyeye mahrem idi ve yine didi ki ol nurı Hak Ta’ala iki pare eyledi nısfı ben oldum ve nısfı ‘Ali oldı didi. Ol cihetden ki ben ‘ilmün şehri ve ‘Ali kapusıdur didi. Pes imdi bu nutkum sırrını yine fırka-i Naci anlar”

Kaygusuz Abdal’ın eserindeki bu bölümde “Devriyye” de başlangıç olan yaratılış kısmından bahsedilmektedir. Hz Muhammed ve İmam Ali’nin nurunun bir olduğu ve o nurun Allah’ın nurundan yaratıldığından bahsedilmektedir. Güruh-u Naci olmayanların bu sırra vakıf olamayacağı belirtilmiştir.

Hadislerde Devrīyye yansıması:

“Ben ve Ali, Allah Azze ve Celle katında bir nurduk. Adem yaratılmadan bin yıl önce bu nur Allah’ı tespih ve takdis ediyordu. Allah Adem’i yarattığında bu nuru onun sulbüne yükledi ve Abdulmuttalib’in sulbüne kadar tek olarak kaldı. Abdulmuttalib’in sulbünde, bende nübüvvet ve Ali’de hilafet olarak ikiye ayrıldı.”[3]

“Ben ve Ali Âdem’in yaratılmasından on dört bin yıl önce Allah’ın kudret elinin önünde bir nur idik….”[4]

Hz.Muhammed ve İmam Ali’nin on dört bin yıl öncesinde var oldukları anlatılmaktadır. Alevi-Bektaşilikte bir gizli sır da burada yatmaktadır.

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Bektaş Çelebi’nin şu şiirinde net bir şekilde açıklanmıştır:

[4]Cihan var olmadan ketm-i ademde

Hak ile birilikte yekdaş idim ben

Yarattı bu mülkü çünkü o demde

Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

 

Anasırdan bir libasa büründüm

Nar-ü bad-ü Ab-ü hak’dan göründüm

Hayrülbeşer ile dünyaya geldim

Adem ile bile bir yaş idim ben

 

Ademin sulbünden Şît olup geldim

Nuh-ğ Nabi oldum tüfana daldım

Bir zaman bu mülke İbrahim oldum

Yaptım Beytullah’ı taş taşıdım ben

 

İsmail göründüm bir zaman ey can

İshak Yakup Yusuf oldum bir zaman

Eyyub geldim çok çağırdım el-aman

Kurt yedi vücudum kaç kaş idim ben

 

Zekeriyya ile beni biçtiler

Yahya ile kanım yere saçtılar

Davud geldim çok peşime düştüler

Mühr-ü Süleyman’ı çok taşıdım ben

 

Mübarek asayı Musaya verdim

Rühü-l Kudüs olup Meryam’e erdim

Cümle evliyaya ben rehber oldum

Muciz murh-ı şebi hüffaş idim ben

 

Sulb-i pederimden Ahmed-i Muhtar

Olup da cihana geldim aşikar

Ali ile çok takındım Zülfekar

Kul iken zat ile sırdaş idim ben

 

Tefekkür eyledim ben kendi kendim

Mucize görmeden imana geldim

Şah-ı Merdan ile Düldül’e bindim

Zülfekar bağladım tığ taşıdım ben

 

Sekahüm hamrinden içildi şerbet

Kuruldu ayn-i cem ettik muhabbet

Meydana açıldı sırr-ı hakikat

Aldığım esrara sırdaş idim ben

 

Hidayet erişti bize Allah’dan

Biat ettik cümle Resullah’dan

Haber verdi bize seyr-i fillah’dan

Selman-ı pak ile yoldaş idim ben

 

Şükür matlübumu getirdim ele

Gül oldum feryadı verdim bülbüle

Cem olduk bir yerde ehl-i beyt ile

Kırklar meydanında ferraş idim ben

 

İkrar verdik cümle düzüldük yola

Sırrı faş etmedik asla bir kula

Kerbela’da İmam Hüseyin’le bile

Pak ettim demeni gül taşıdım ben

 

Şu fena mülküne çok gelip gittim

Yağmur olup yağdım ot olup bittim

Urûm diyarını ben irşad ettim

Horâsan’dan gelen Bektaş idim ben

 

Gâhi nebi gâhi veli göründüm

Gâhi uslu gâhi deli göründüm

Gâhi Ahmet gâhi Ali göründüm

Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben

 

Hamdü’llâh şimdi ŞİRİ dediler

Geldim gittim zatım hiç bilmediler

Kimseler bu remzi fetmetmediler

Her gelen mahluka kardaş idim ben

 

Yalıncak Sultan Ocağı Evladı:

Eray Karayiğit

 

[1] A.Güzel, Kaygusuz Abdal’ın bilinmeyen bir eseri, sf: 295,296.

[2] İbn-i Megazili eş-Şafii, Menakıb, s. 87-88, H:130

[3] Hadis: İbn Hanbel, Fedail, 2/662

[4] Ali Celalettin Ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, sf: 85,86,87

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir