Alevî-Bektaşî inancında “Levh-i Mahfûz”

Alevî-Bektaşî inancında “Levh-i Mahfûz”

Alevî-Bektaşî inancında “Levh-i Mahfûz”, yalnızca varlığın kaderinin yazıldığı bir levha değil, Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan ezelî ilminde saklı olan sırların derûnudur. Bu derûn, yalnızca akılla kavranmaz; aşk ile, teslimiyet ile, himmet ile sezilir. Çünkü Levh-i Mahfûz, görünürde bir yazgı levhası olsa da bâtında her canın, her zerre-i mevcûdun Hakk’taki yerini ve özünü taşıyan ezelî bir hakikattir. Levh-i Mahfûz, bütün kitaplardan daha önemli bir yere sahiptir, çünkü o, ilahi sırrın kendisidir ve gönülden okunabilen tek gerçek yazıdır. Alevî-Bektaşî yolunda, Levh-i Mahfûz sırrına ancak Hakk’ın nasip eylediği eren kullar erişebilir. Bu sırra ulaşmak; dünya hanından elini eteğini çekmek, dervişlik hırkasını gönülden giymek ve en yüce makamı “makamsızlık” bilmekle mümkündür.Levh-i Mahfûz sırrı, yalnızca Hakk’ın seçtiği kulların erişebileceği, ruhsal olarak derinlemesine kavrayabileceği bir sırdır. Muhammed Ali’nin öğretilerinde, insan benliğini terk etmelidir. Zira benlik, bir hapishanedir; gerçek derviş, o hapishanenin kilidini kırarak özgürlüğe ulaşandır.Her şey yalnızca Hakk’a hizmet için yapılmalı; nefsin arzuları değil, yolun ve Allah’ın iradesinin gerektirdiği şekilde hareket edilmelidir. Yol’a göre hareket etmek, toplumun takdirine değil, Allah’ın kudret kelâmına hitâben hizmet yapmak demektir. Nefsini bilmek, bu yolu yürüyen bir canın en kutsal sorumluluğudur. Bu, ne salt akılla elde edilen entelektüel bir farkındalıktır, ne de duyular aracılığıyla algılanan geçici bir izlenimdir. Bu bilgi; aşk ile pişmiş, teslimiyetle yoğrulmuş ve himmetle nasiplenmiş bir varoluş tecrübesinin neticesidir. Dil ile ifade edilemeyen, kelimeye sığmayan bir hâl… Sadece yaşanarak idrak edilir, gönül aynasında tecellî eden o sırra ermekle mümkün olur.

Kur’ân-ı Kerîm’de Levh-i Mahfûz

Levh-i Mahfûz, Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan ve dolaylı olarak birçok ayette geçer. Bu kavram, Allah’ın mutlak ilminin ve takdirinin bir tecelligâhı olarak görülür.

  1. Bürûc Sûresi, 21-22. Ayetler

> “Hayır! O, şanlı bir Kur’an’dır. Levh-i Mahfûz’dadır.”

(Bürûc, 85/21–22)

Bu ayetlerde, Kur’an’ın geçici ve sonradan oluşturulmuş bir metin değil; Allah katında, Levh-i Mahfûz denilen korunmuş bir levhada sabit olduğu belirtilir. Elmalılı Hamdi Yazır’a göre bu, Kur’an’ın ezelî bir kitap olduğunu ve hiçbir şekilde değişmeyeceğini gösterir.

  1. En’âm Sûresi, 59. Ayet

> “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez… Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitapta yazılıdır.”

(En‘âm, 6/59)

Şah-ı Merdan İmam Ali’nin Buyruklarında Levh-i Mahfuz

[1]Benim on iki çeşmenin aktığı mukerrem ve aziz taş. Süleyman bin Davut’un yüzüğü benim yanımdadır. Benim mahlûkatı sürükleyen. Benim Levh-i Mahfuz. Benim basiretleri ve kalpleri değiştiren. Mahlûkat bize döner ve onlara hesap soracak olan biziz. Benim cennet ve cehennemi bölen. Benim Allah’ın vahyini tercüme eden ve Allah tarafından masum kılınan. Benim yeryüzündekilere ve gökyüzündekilere Allah’ın hücceti. Benim Allah’ın ilminin hazinedarı. Benim adalet ve kıst üzerine kıyam eden. Benim Dabbetul Arz (Ricatte halkı imana hidayet eden). Benim İsrafil’in suru. Benim bütün mahlûkatı saf saf sıraya dizecek olan. Benim zuhur vakti bütün yer ve gök yaratıklarının duyacağı ve kimseye gizli olmayacak hak seyhe (çığlık).Savaşlarda şimşek sesiyle, ben Ali bin Ebu Talibim Aleyhisselam diyen benim.

Kaygusuz Abdâl ‘ın Eserinde Levh-î Mahfuz

[2]Gevher-şinâsem kân-ı güherden haberüm var

Ehl-i hünerecm cümle hünerden haberüm var

Bülbül-i şâhum bu gül-i gülşen’e geldüm ben

Yani Tûtî’yem kand ü şekerden haberüm var

Yok eyleyeli yokluğu varlık bâzârında

Var oldum âhî vardan bi-küllî haberüm var

Tûtî’yi görendür kim bu sûret-i beşerdür

Beşer degülem illâ beşerden haberüm var

Ben pâdişâham Bağdâd’a Bağdâd vücûdumdur

‘Ayyâr benem ya’nî ki ‘ayyârdan haberüm var

Yevmü’l-hisâbun defteri ki levh-i mahfûzem

Evvel ü âhir küllî şümârdan haberüm var

Öz şehrüme men hâkımen ki Kaygusuz Abdâl

Derdiyle dî ki derd ü tîmârdan haberüm var

 

Alevi-Bektaşi Aşıklarından Mihrabi’nin Eserinde Levh-i Mahfuz

[3]Allah deyip bağırma

Irak sanıp çağırma

Hakk’ı dilden ayırma

Şeytan güler bu hâle

 

Hayalî bir yerdesin

Sen arada perdesin

Hak sende sen nerdesin

Nedir cevap suâle

 

Levh-i Mahfuzdur yüzün

Ânı şerheyler sözün

Ârif bilir içyüzün

Câhil düşer zevâle

 

Kur’ânî’dir sözümüz

Rahmânî’dir yüzümüz

Hakk’ı görür gözümüz

Aldanmayız hayâle

 

Aba deyib âdemi

Secdegâh ol âleme

Hateme er hateme

Döndür yüzün cemâle

 

Mihrabî cümle âyat

Müteşabih muhkem aî

İşte destim de berat

Sun ey sâki piyâle

 

Alevi-Bektaşi Aşıklarından Sefil Ali’nin Eserinde Levh-i Mahfuz

[4]Şah-ı Merdan cûşa geldi sırrın aşikâr eyledi

Yağmuru yağdıran menim Ömer diye söyledi

Ol dem de şimşek balkıyıp yedi sema gürledi

Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

 

Muhammed lisana geldi yektir Ali’m bir dedi

Hem evveli hem ahiri her şeye kadir dedi

Ali’ye şek getirenler mutlaka kâfir dedi

Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

 

“Lahmike lahmi” buyurdu “cismim Ali demmike”

“Ali benim veçhim” dedi zülcelâl-ı rabbike

Hükmü baki adilham dir la ilahe gayruke

Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

 

“Kün” deyince var eyledi on sekiz bin âlemi

Hem yazandır hem bozandır levh-i mahfuz kalemi

Cümle dertlerin dermanı yaraların merhemi

Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

 

SEFİL ALİ’m akıl ermez hikmetine Ali’nin

Sarraf olan kıymet biçsin gevher ile lal’inin

Hem aşığa maşuk oldu aklın aldı delinin

Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

Yalıncak Sultan Ocağı Evlâdı

Eray Karayiğit

 

[1] Tuhafü’l-Ukul, s. 110 / Hutbetu’l-Beyân

[2] A.Güzel, Kaygusuz Abdâl Külliyatı, sf:287

“Yevmü’l-hisâbun defteri ki levh-i mahfûzem” dizesinde ise şair, kıyamet günü hesap defteriyle ilişkilendirilen Levh-i Mahfuz’un kendisi olduğunu ifade eder. Bu, hem kendi varlığının ilahî sırları taşıdığını hem de kader bilgisine vakıf olduğunu ima eder.

[3] A.Celalettin Ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, sf:253

Mihrâbî’nin ataları III. Selim devrinde İstanbul’a gelen Kırım hanlarına mensup bir ailedendir. Ahmed Cemalettin Çelebi Efendi’ye bağlı Bektaşi şairidir.

“Levh-i Mahfuzdur yüzün” dizesiyle, yüz mecazen ilahî hakikatin tecelligâhı olarak sunulur. Sözler, bu yüzün yani sırların açıklamasıdır. Ârif olan bu derinliği kavrar; câhil ise yüzeyde kalır, hakikatten uzaklaşır. Özetle, hakikat gönül gözüyle okunur; anlayan kurtulur, anlayamayan zevale düşer.

[4] Âşık Sefil Ali, 1847’de Çorum’un Yazır köyünde doğmuş, küçük yaşta yetim kalmıştır. Genç yaşta gördüğü bir rüya üzerine irşad olmuş, saz çalıp deyişler söylemeye başlamıştır. 1907’de vefat etmiş, şiirleri Mehmet Çevik tarafından derlenmiştir¹.

“Kün” deyince var eyledi on sekiz bin âlemi,

Hem yazandır hem bozandır Levh-i Mahfûz kalemi.”

Bu beyit, Alevî-Bektaşî nefes geleneğinde Levh-i Mahfûz’un ilâhî kudretle ilişkilendirilişini gösterir. “Yazandır ve bozandır” ifadesi, kaderin ve hikmetin kalemini elinde tutan velâyet nuruna işarettir. Burada Ali yalnızca bir şahsiyet değil, aynı zamanda ilâhî ilmin ve iradenin tecelligâhıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir