Alevî-Bektaşî İnancında “Rızalık Makamı”

Etimolojik olarak Arapça “rıdâ” kökünden gelen rızalık, razı olma, memnuniyet gösterme, içten kabul etme anlamlarını taşır. Ancak Alevî-Bektaşî terminolojisinde bu kavram, çok daha geniş bir içeriğe sahiptir. Zira burada bahsedilen rıza, sadece dünyevî bir kabulleniş ya da geçici bir hoşnutluk hali değil; Hakk’ın ve halkın hoşnutluğunu gözeten, bireyin nefsini terbiye ederek toplumla uyumlu ve ahlâkî bir varoluş sergilemesini sağlayan manevi bir hâl olarak tanımlanır. Kişinin Hakk’ı bilmesi ve O’na vasıl olabilmesi için, halkın gönül rızası olmaksızın herhangi bir erkâna katılması, bir hizmette bulunması ya da söz söylemesi yol ehline göre doğru kabul edilmez. Bu anlayışa göre, her sözde, her adımda, her lokmada rızalık gözetilmelidir. Zira Alevî-Bektaşî öğretisinde rızalık, yalnızca insan ilişkilerini düzenleyen bir ilke değil; aynı zamanda kulun Hakk’a yürüyüşüne kadar geçmesi gereken manevî bir kapıdır. Bu kapıdan geçmeden hiçbir menzile erişilemez. Bu yüzden denilmiştir ki: “Rızasız menzil alınmaz.”

Alevî-Bektaşî yolunun temelini oluşturan bu öğreti, eylemlerin ve kararların yalnızca bireysel iradeye değil; toplumsal ve ilahî ölçülere dayandırılması gerektiğini ifade eder. Her yapılan iş, her sarf edilen söz, her alınan karar; Hakk’ın emri ve halkın rızası ile uyumlu olmalıdır. Rızalık alınmadan yürünülen yol, yol değil, zahmettir. Bu bağlamda “rızalık”, yapılan her işte ve atılan her adımda Hakk’ı bilmektir. Zira Hakk’ı bilen bir kimse, nefsine uyup kötü fiillerde bulunamaz; rızalık olmadan menzil alınamayacağını idrak eder. Tarikat kapısının erbâbı olan kişi, gönüllerin birleşmediği, dargınlıkların barışa kavuşmadığı bir meydanı, gerçek meydan kabul etmez. Çünkü bilir ki, böyle bir erkânda ne Ali yetişir ne de Bozatlı Hızır uğrar. Orada ne feyz olur ne de bereket; bin kişilik lokma yüz kişiye bile yetmez. Cem erkânında, erkânı yürüten pirin meydana hitaben sorduğu: “Değerli canlar, yolumuz rıza yoludur. Biz sizi size teslim edeceğiz, özünüzdeki Hakk’a teslim edeceğiz. Aranızda dargın, küskün var mı? Birbirinizden razı mısınız?”sorusu, asla gelişi güzel sorulan bir cümle değildir. Bu soru, erkânın şeklen değil, ruhen kurulması için atılan ilk adımdır.

Zira cem erkânının gerçekleşmesi; benliğin yok olması, nefsin terk edilmesi ve kul ile Hakk arasındaki perdelerin aralanması demektir. İşte bu an, kapının mühürlenip Şâh-ı Merdân Ali’nin meydana gelmesi, himmet ve inayetle erene yetişmesi niyaz edilerek “Nâd-ı Ali”nin okunması ile taçlanır. Kapı kapanır; erkân başlar. O andan itibaren artık meydan âbâd, gönüller şâd olmalı; her can, Hakk ile gönül gönüle, can cana bir hâl üzere olmalıdır. Cem meydanı, yalnızca bedenlerin toplandığı değil; gönüllerin Hakk’ta birlendiği kevnî mekândır. Bu meydan, benliğin eridiği, hiçliğin sır olduğu yerdir. Can, kapıya “ben” diye gelir, meydana “hiç” olarak oturur. Zira cem; şeklin değil, özün aynasıdır.

Alevî-Bektaşîlikte “Dört Kapı Kırk Makam”, “Üç Sünnet Yedi Farz” ve “On İki Erkân” gibi temel esaslar içerisinde rızalık, sadece bir ilke değil; her kapıda bir imtihan, her makamda bir ölçü, her erkânda bir anahtardır. Çünkü bu yolun her durağında kulun hem kendisiyle hem toplumla hem de Hakk’la olan bağının doğruluğu rızalık ile sınanır. Rızalık olmadan ne kapı açılır, ne makam kazanılır, ne de erkân kemale erer. Şeriat kapısında rızalık, kul hakkına riayetle başlar. Tarikat kapısında rızalık, pirin terbiyesine gönül hoşluğu ile girmektir. Marifet kapısında rızalık, gönlüne ağır gelen hakikati inkâr etmemektir. Hakikat kapısında ise rızalık, Hakk’tan gelen her hâle “hoş geldin” diyebilmektir. Bu dört kapı ancak rızalıkla aralanır; her makam, razı olanla derinleşir. Rızalık, yolumuzun temel taşıdır; zühd ile değil, takvâ ile; kibir ile değil, tevazu ile anlaşılmalıdır. Zira rızaya eren, Hakk’a erer; rızasız yürüyen, yolda kalır. Gönüller bir olmadan meydan kurulmaz, gönül kırığıyla erkân tamamlanmaz. Cenab-ı Hakk, bizleri Muhammed Ali’nin ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli Efendimiz’in yolunda; Hakk’ın emrine ve rızasına erenlerden eylesin.

İmam Cafer-i Sadık Buyruğunda “Rızalık”

[1]Rıza üç türlüdür. Birincisi kişinin kendisi ile rızasıdır. İkincisi toplumla rızasıdır. Üçüncüsü kişinin tarîkatla rızasıdır.

Kendi kendi ile rıza, sofunun pîr önünde, başı secdede iken kendi kendini ölçmesi, kendi kendini yargılamasıdır. Kendi özü ile yüzleşmesidir. Hiç kimsenin tanıklığı, şikâyeti olmaksızın kendi özünü yargılamasıdır. Kendi suçunu kendi gözü ile görmesidir. Yeryüzü bir uğraş alanı, secde bir aynadır. Sofu ayna içinde kendini görecektir. Orada kendisiyle baş başa kalacaktır. Kendini ele verebilecektir. İşte o zaman sofu insan evresine çıkmıştır. Bir kelebek bir yumurta bırakır. O yumurta pişmanlık yaprağı ile beslenir. Tövbe ipliği ile kozasını örmeye başlar ve erdem ipeğini yaratır. Kendini o ipekten hücrede tutsak eder. Aylarca, yıllarca yalnızlık köşesinde kendisi ile hesaplaşır. Pîr önünde secdeye durmak, Tanrı katında secdeye durmaktır. Tanrı her şeyi görücü ve bilicidir. Bu dünyada pîri kandırmak olasıdır; ama Tanrı’yı kandırmak olası değildir, işte kişinin kendi kendisi ile rızası kendi özü ile yüzleşmesidir. Seçenek kişinin yine kendisine bırakılmıştır.

İkincisi kişinin toplumla rızasıdır. Bu, kişinin içinde bulunduğu toplumdan, toplumun kişiden rızasıdır. Bunun kuralları bellidir. Yolumuzda kişinin eline, diline, beline sahip olması gerekir. Bu üç mühür kişiyi kötülükten uzak tutar. Bir sofu bunlara gem vurmazsa sofu olamaz. Kendini bulamaz. Toplum ondan, o toplumdan razı olamaz.

Üçüncüsü, rıza kişinin tarîkatle rızasıdır. Yolumuza giren can ve rıza ile girer. Hiçbir zorlama, hiçbir baskı söz konusu değildir. Yolumuza rıza ile giren canın yolumuzun gereklerini inanarak, severek, rıza ile yerine getirmesi gerekir. Yolumuza giriş musahiplikle başlar. Musahiplik olmak demek malı mala, canı cana katmak gerek demektir. Rızalık olayını en küçük çerçeve içinde başlatmak demektir. Bu nedenle İmam Cafer Sadık Hazretleri, “İster pîr olsun, isret talip olsun bütün tarîkat ehlinin her an rıza ile iş yapması gerekir. Kendi aralarında rıza oluşturmaları ve rızadan dönmemeleri gerekir.” buyurmuştur.

Tarîkatta rıza musahiplikle başlar. Musahipler arasında gerçek anlamda rıza olursa tarîkatta rıza olur. Tarîkatta rıza olursa toplumda rıza olur. Toplumda rıza olursa kişinin özünde rıza olur. Böylece üç rıza birleşmiş olur. El ele, el Hakk’a ulaşır.

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Makalat Eserinde “Rızalık Kavramı”

[2]Bundan dolayı ey benim azizim! Ârifin aslı sudandır; içinde murdar bir şey barınamaz. Ayrıca suyun aslı yeşil mücevherdendir. Mücevherin aslı Allah’ın kudretindendir. Bundan dolayıdır ki, ârifleri yüce Allah sever. Çünkü onların aslı O’ndandır. Aslın kendinden geldiği aslını sevmesine şaşılmaz. İnşâllah bundan başka, ârifleri, kişi kendi nefsini bildiği yerde hatırlatırız.

Yine bilmek gerekir ki, âriflerin ibadeti hem tefekkürdür, hem de dünya ve âhireti terk etmektir. Bunların yanında birilerinin kendilerine nazar edip, onlardan velâyet beklemesi boşunadır. Çünkü ârifler içinde bulundukları halleri bütün varlığa değişirler; bundan da kötü bir endişeye kapılmazlar. Bunların dahi durumları bu kadardır.

Dördüncü bölük ise muhiblerdir. Bunların aslı topraktandır. Toprak, rızâya teslim olmuştur. Bunun için muhibler de Hakk’a boyun eğmeli, O’ndan gelene razı olmalıdır.

[3]Şah İsmail Hatayi’nin Divanında ”Rızalık”

Ez kîl ü kâl-i medrese hoşdır ki olsa dür,

Ey dil! hazer kıl anda ki yokdur sana kuşûr.

Meyhâne küncün iste değ’er sâkî-i latîf,

Öz vahdetünde ol ki çü Allâh imiş gafûr.

Efsâne sözli vâ‘izi görsen melâmet et,

Nâ-hakk içinde eylemeye râzını zuhûr.

Bulsun bu mâl ü mülki diger hiç bulmasın,

Ne’çün ki vasl-ı yârdur ancak maña zarûr.

Senden Hatâ’î mihr ü vefâ iltimâs eder,

Yâ Rab! murâdı ‘âşık-ı bî-çârenün budur.

 

Yalıncak Sultan Ocağı Evladı:

Eray Karayiğit

 

[1] Prof. Dr. Fuat Bozkurt, İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Sf:173

[2] Makalat, Alevi-Bektaşi Klasikleri, Sf:52

[3]Babek Cavanşir,Ekber. Necef, Şah İsmail Hata’i Külliyatı, Sf:340,341

Gazel’in üçüncü kısmında Rızalık açıkça geçmektedir. Şair, hakikatin dışında, batıl veya göstermelik dindarlık içinde yer alanlara “rıza gösterme, susma, boyun eğme” demektedir. Bu, Alevî-Bektaşî düşüncesindeki rıza şehri kavramına uygun biçimde, rızanın Hakk’a yönelmiş olanla mümkün olduğunu söyler. Sahte hocaları da eleştirir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir