Alevi Bektaşi İnancında Semah Tasavvuru

Alevî-Bektaşî inancı, ibadeti yalnızca dışsal ritüeller bütünü olarak değil; insanın ontolojik hakikatiyle yüzleştiği, varlıkla ve Hak ile irtibat kurduğu derûnî bir süreç olarak ele alır. Bu çerçevede semah, biçimsel hareketler dizisinin ötesinde, tasavvufî düşüncenin temel kavramlarını bünyesinde barındıran sembolik bir ibadet formu olarak değerlendirilmelidir.

Semah, Alevî-Bektaşî inancında Hakk ile bütünleşme anlayışını ifade eden vahdet-i vücûd düşüncesinin bir tezahürü olarak kabul edilir. Dönüş hareketi, kâinattaki sürekli hareketi, devr-i daim anlayışını temsil eder. Bu bağlamda insan, doğumdan Hakk’a yürüyüşüne kadar geçen süreçte döngüsel bir varoluş içerisinde değerlendirilir. Birey, bu süreçte tekâmülünü tamamlayarak başladığı hakikate yeniden yönelir; bu yöneliş, Alevî-Bektaşî öğretisinin temelini oluşturan dört kapı kırk makam ilkesi çerçevesinde anlam kazanır.

Alevî-Bektaşî inancının ayrılmaz bir parçası olan semahın anlam kazandığı temel kaynaklardan biri, toplum nezdinde “Buyruk” olarak bilinen ve klasik literatürde Menâkıbü’l-Evliyâ geleneği içerisinde değerlendirilen metinlerdir. Söz konusu metinlerde yer alan Kırklar Cemi anlatısı, semahın tasavvufî anlamını açıklayan en önemli referanslardan biridir. Bu anlatıda semah, bireyin Hakk ile bütünleşme sürecinin sembolik bir ifadesi olarak ele alınmaktadır.

Kâinatta var olan her unsurun belirli bir düzen ve hareket içerisinde bulunması, semahın anlam dünyasında önemli bir yer tutar. Gezegenlerin dönüşü, doğanın döngüsel yapısı ve varlığın sürekliliği, semahın ritmik yapısında sembolik olarak temsil edilir. Bu bağlamda insan, kâinatın küçük bir örneği olarak değerlendirilir ve semah aracılığıyla bu evrensel düzene dâhil olur. Nitekim insan, küçük bir âlem olarak kabul edilir; yaratılışın özünü kendi varlığında taşır. Bu anlayış, Ali bin Ebu Talib’e atfedilen “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; oysa en büyük âlem sende gizlidir.” sözüyle anlam kazanmaktadır.

Semah, kendini bilme yolunda ilerleyen birey için Hakk’a ulaşmanın bir aracı olarak değerlendirilirken, bu idrake sahip olmayanlar için yalnızca biçimsel bir hareket olarak kalmaktadır. Bu yönüyle semah, insanı Hakk’a yönelten, kâinattaki düzeni idrak ettiren ve hakikate ulaştıran tasavvufî bir ibadet biçimidir. Hacı Bektaş Veli’nin “Semah, hakikat ehline helâldir; hakikat ehli olmayana ise haramdır.” sözü de bu yaklaşımın özünü ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak semah, Alevî-Bektaşî inancında yalnızca biçimsel bir ibadet ya da estetik bir ritüel olarak değerlendirilemez. O, insanın kendini bilme yolculuğunun, kâinatla uyumunun ve nihayetinde Hakk ile bütünleşmesinin tasavvufî bir ifadesidir. Semahın merkezinde yer alan dönüş hareketi, varlığın sürekliliğini ve insanın bu düzen içerisindeki yerini sembolize ederken; bireyin çokluktan birliğe yönelişini de ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda semah, Alevî-Bektaşî öğretisinin temelini oluşturan vahdet anlayışının ve dört kapı kırk makam sürecinin somut bir tezahürü olarak anlam kazanır. Dolayısıyla semah, yalnızca icra edilen bir ibadet değil; hakikatin idrak edildiği, yaşandığı ve tecrübe edildiği bir varoluş hâlidir. Alevî-Bektaşî geleneğinde semahlar, yöresel ve erkânî farklılıklara bağlı olarak çeşitli türlerde icra edilmektedir. Ancak bu çeşitlilik, semahın özünde taşıdığı tasavvufî anlamı değiştirmemekte; aksine aynı hakikatin farklı tezahürleri olarak değerlendirilmektedir.

 

Alevi-Bektaşi Eserlerinde Semah

“-Ey Muhammed, yüzüğünü aslanın ağzına ver!”, der. Muhammed, söyleneni yapar; yüzüğünü, aslanın ağzına verir. Aslan, yüzüğü alınca sakinleşir. Muhammed, yoluna devam eder; göğün, en yüksek katına ulaşır. Sonunda Hakk tecelli eder ve Hakk’ın yüzünü görür; dost dosta kavuşur. Dost dostla sessiz ve sözsüz olarak doksan bin sır söyleşir. Bunlardan otuz bini şeriat olur, insanlara iner; kalan altmış bini ise Ali’de sır olur. Cennet’te Muhammed’e bal, süt ve elmadan oluşan bir yemek gelir. Muhammed, Miraç’tan dönerken kentte bir kubbe ilgisini çeker, yürüyüp kapısına varır, kapıyı çalar. İçeriden bir ses; “-Kimsin, niçin geldin?”, diye sorar. Hz. Muhammed; “-Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin güzel yüzünü göreyim!”, karşılığını verir. Bu kez içeriden; “-Bizim aramıza peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap”, yanıtı gelir. Bunun üzerine Muhammed, kapıdan ayrılır. Tam gideceği sırada Tanrı dile gelir ve “-Ey Muhammed, o kapıya var!”, buyurur. Muhammed, Tanrı’nın buyruğu üzerine yeniden o kapıya varır; kapıyı çalar. İçeriden; “-Kim o?”, diye bir ses duyulur. Muhammed; “-Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Mübarek yüzlerinizi göreyim”, der. Bu kez içerideki ses; “-Bizim aramıza peygamber sığmaz. Ayrıca bizim peygambere de gereksinimimiz yok”, karşılığını verir. Tanrı elçisi umarsız geri döner; makamına varıp sakinleşmeyi diler. Uzaklaşırken Tanrı yeniden dile gelir; “-Ey Muhammed geri dön. Nereye gidiyorsun? Var o kapıyı arala, o meclise dâhil ol!”, buyurur. Muhammed, Tanrı’nın buyruğuna uyar. Yine o kapıya varır; kapının halkasına el vurur. İçeriden; “-Kimsin?”, diye ses geldiğinde; “-Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Sizi görmeye geldim. Girmeme izin var mı?”, diye sorar. O an kapı açılır; “-Merhaba! Hoş geldin, kadem getirdin. Gelişin kutlu olsun, ey kapılar açan!”, diyerek kendisini karşılarlar. Tanrı’nın elçisi; “-Kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı. Esirgeyen ve bağışlayan Tanrı’nın adıyla”, deyip, önce sağ ayağını basarak içeri girer. İçeride otuz dokuz can oturmaktadır; yirmi ikisi erkek, on yedisi kadındır. Muhammed’in içeri girdiğini görünce hepsi kıyama dururlar; O’na yer gösterirler. Muhammed, geçip Ali’nin yanına oturur, ama O’nun Hz. Ali olduğunu anlayamaz. Derken; “-Bunlar kimler? Büyükleri hangisi, küçükleri hangisi?” diye düşünmeye başlar. Sonunda dayanamaz ve “-Sizler kimlersiniz? Size kim derler?”, diye bir soru yöneltir. “-Bizler Kırklarız”, karşılığını verirler. Muhammed; “-Peki sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim? Ben anlayabilmiş değilim?”, deyince; “-Bizim ulumuz da uludur, küçüğümüz de uludur. Bizim kırkımız bir, birimiz kırktır”, yanıtını verirler. Muhammed’in; “-Ama biriniz eksik, o birinize ne oldu?”, sorusuna içeridekiler; “-O birimiz Selman’dır; taşraya, parsaya çıktı. Hem niçin soruyorsun? Selman da buradadır. O’nu aramızda say.” derler. Hz. Muhammed, Kırklardan bunu kanıtlamalarını ister. O an Hz. Ali, mübarek kolunu uzatır. Kırklardan biri destur çekip Hz. Ali’nin koluna bıçakla bir kesik atar; kolu, kan revan içinde kalır. Bu sırada diğer otuz dokuz canın kolundan kan akmaya başlar. Bir damla kan da pencereden gelip meydana dökülür; bu kan taşrada, parsada bulunan Selman’ın kolunun kanıdır. Sonra Kırklardan biri Hz. Ali’nin kolunu bağlar; kanı diner. O an tüm diğer canların da kanı durur. Bu sırada devşirmeden dönen Selman, getirdiği bir üzüm tanesini Hz. Muhammed’in önüne koyar ve “-Ey yoksullar hizmetkârı, bir hizmet et de bu üzüm tanesini paylaştır!”, der. Muhammed kendi kendine; “-Bunlar kırk kişi, üzüm ise bir tane. Bu bir tane üzümü kırk kişiye nasıl bölüştüreyim?”, diyerek kararsızlığa düşer. Bunu gören Tanrı Cebrail’e; “-Sevgili Muhammed zorda kaldı. Tez yetiş, Cennet’ten bir nur tabak al, ilet. O üzüm tanesini bu tabağın içinde ezip şerbet etsin, Kırklar’a paylaştırıp içirsin” buyurur. Cebrail, Cennet’ten bir nur tabak alır; Tanrı elçisinin huzuruna gelir; Tanrı’nın  selamını arz edip o tabağı Muhammed’in önüne koyar; “-Şerbet eyle, ya Muhammed!”, der. Kırklar, üzüm tanesini ne yapacak, nasıl paylaştıracak diye seyrederken birden Hz. Muhammed’in önünde, nurdan bir tabak belirdiğini görürler. Tabak güneş gibi balkır. Muhammed, tabağın içine bir damla su koyar; sonra mübarek parmağıyla o üzüm tanesini ezip şerbet eder; Kırklar’a sunar. Kırklar, şerbetten içer; tümü mest olur. Ayağa kalkar, “-Ya Allah” diyerek dest verirler. Uryan büryan semaha dururlar. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girer. Semah sırasında Hz. Muhammed’in başından mübarek imamesi düşer. Kırklar, imameyi alıp kırk parça ederler. Her bir parçayı biri alarak kırk parçayı kırk kişi bağlayıp tennure yaparlar. Sohbet/semah sona erdikten sonra Muhammed bunlara pirlerini ve rehberlerini sorar. Kırklar; “-Pirimiz Şah-ı Merdan Ali’dir ve rehberimiz Cebrail Aleyhisselam’dır” derler. Bu yanıt üzerine Muhammed, Hz. Ali’nin Kırklar Meclisi’nde olduğunu anlar. Ali, Muhammed’e doğru yürür; Ali’nin yaklaştığını gören Muhammed, tecella ve temenna ile O’na yer gösterir. Kırklar da Hz. Muhammed’e katılır; saygıyla eğilip O’na yol açarlar. Bu sırada Hz. Muhammed Hz. Ali’nin parmağında, Mirac’a giderken aslanın ağzına verdiği yüzüğü görür” (Yorumlu İmam Cafer Buyruğu, 2013, 15-19)

*

“Bu durum Abdal Musa Hazretlerine önceden malûm oldu. Oturduğu yerden ‘Ya Allah’ diye bir nara vurdu. Bu hal üzerine Abdal Musa dört beş yüz müridiyle semah ede ede Teke Bey’ine karşı yürümeye başladı. Asitanenin batısında yüksek bir dağ vardı. Abdal Musa ve müritlerinin sema etmesi sırasında bu dağ da onların ardınca yürüdü, Sultan, ona bakınca mübarek eliyle işaret edip ‘dur dağım dur’ dedi ve dağ durdu. Daha sonra Abdal Musa ile taş ve ağaçlar cuşa gelip Sultan’ın ardınca Teke Beyi’ne doğru yürüdüler. Dur dağında ne kadar ağaç, taş varsa hepsi halka olup Abdal Musa ile semaha girdiler. Sultan ve müritleri semah ederek ateşin içine doğru yürüdüler ve ateşi tamamen mahvedip söndürdüler.”

“Şeyh Safîyüddîn semah’ı üçe ayırıp; tevacüd semahı ten ile, vecd semahı gönül ile, vücut semahı ruhla birlikte olur. Tevacüd sahibine bu hal erişinceye kadar hareket eylemiye, kendi özüne zahmet eriştire. Vecd sahibine tanrısal esin ve içedoğuşlar (varidat) ulaşmaya başlayıncaya kadar kendi özünü harekette tuta, onun gönlüne hastalık erişe… Bu üç tür semah mübahtır: Tevacüd semahı bütün sufilere nasiptir. Vecd semahı has sufilere nasiptir ve vücud semahı en has sufilere nasiptir. Mübah olan semah odur ki, edenler gönül ehlilerine bağlı olup, tanrısal sohbet içinde semah edeler; zevk ve şevk esrikliği hakikatta ola. Nefsin zevkleri için semahı tutmak ve çalmak haramdır.”

Hacı Bektaş Veli için Semah soruldu

Fâide: yine bir gün semâh’ hakkında soru soruldu. Buyurdular: “Semâh’ ariflerin vasıtası, muhiblerin ibadeti, taliplerin maksududur.” Selam olsun Hz. Peygamber buyurdu: “Semâh’ bir topluluk için farz, bir topluluk için sünnet, bir topluluk için bid’attir. Muhlislere farz, taliplere sünnet, gafillere bid’attir.”Selam olsun Hz. Peygamber buyurdu: “Semâh’ ile hareketli olmayan, benden değildir.” Gerçekten de bizim semâhmız oyun için değildir İlahî bir sırdır, mecazi değildir. Bizim semahmızı oyundan sayan kim ise murdardır, birlikte namaz kılması değildir.”yani nefsin zevkleri için semah tutulmaz. Ayrıca yine Hacı Bektaş’a atfedilen, ’ Makâlât-ı Gaybiye ve Kelimat-ı Ayniyye’de ‘çok semah sevindirdiği zaman nifak getirir, gönlü canlandırdığı zaman yap, inkâr etme’ der

Kur’an’ı Kerim’de Semah

‘Yedi semâ ile arz ve bütün bunlarda bulunan varlık âlemi, Allah’ı tesbih ederler. Ve

hatta hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ederek tesbih etmesin. Lâkin siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz Allah, halîmdir ve çok bağışlayandır.’’

İsra Sûresi 44. Ayet

And olsun o saf bağlayıp dizilenlere…

O saflar tuturup sıraya dizenlere

O kanaatlarını açıp toplayarak uçanlara

O haykırarak sevk edenlere

O gögüs gererek durduranlara

O zikir okuyanlara. (Saffat suresi, ayet 1, 2, 3)

 

Sultan Yalıncak Ocağı Evladı

Eray Karayiğit

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir