
Şeyh Ahmed Dede Ocağı’na ait Molla Mustafa tarafından 1890 – 1891 yıllarında kopya edilmiş olan Menâkıb – ı Şâh Sâfî adlı buyruk yazmasında Hızır (a.s.), ab – ı hayat ve Hızır orucu hakkında şunlar yazılıdır: 22b (8) ‘‘…. Hak Teala suya dedi ki: ‘Ya su pak oldun, her bir şey seninle pak olsun. Kullarım av için seni rahmete vasıl eyledim. Bir katre Hak Teala’nın gizli hazinesine rast geldi. O katrede ab – ı hayat gizlendi. Ve o ab – ı hayat Hızır (a.s)’a nasip oldu.’’ 33a (2) ‘‘…Talipler gerektir ki kapıdan geleni izzetten ve ikramdan mahrum göndermeyeler. Her gelen misafire izzet ve ikram edeler. Zira Halil İbrahim misafir gelmediğinde üç güne kadar tamam yemezdi. Ve hem üç günlük yoldan misafir çevirip getirirdi. İzzet ve ikram ederdi. Çünkü bir kişi her ne bulursa misafir ikramında bulur. Her gelen misafiri Hızır bilesin.’’ 34a (12) ‘‘…. Hak Teala cümle alemi yarattı her bir şeyi her bir şeye müvekkil kıldı. Ve alemlerin içinde dört mukarreb melek yarattı. Her birini bir hizmete koştu. Ve ondan sonra cümle peygamberleri yarattı. Her birini bir hizmete müvekkil kıldı. Hızır ve İlyas (a.s)’a ab – ı hayat nasip etti. Hızır ve İlyas (a.s) ab – ı hayatı içtiler. Kıyamet gününe kadar diri kalacaklardır. İkisinin de hizmetleri vardır. Deniz üzerinde olan gönüllere nazırdır. Karada ve yolda kalan ve dağlar başında darda kalanların imdadına erişse gerektir. Bir adam maddi ve manevi kirlerden temizlenmiş şekilde Hızır’ı çağırırsa, ya Rabbi Hızır’ı imdadına göndersin! İnşallah ki gelir, yetişir! Hak Teala buyurur ki: ‘‘Ya kullarım, her ne isteseniz veririm. Eğer istemesini bilmezseniz daima Hak Teala’yı enbiya ve evliyayı çağırıp ya Rabbi onların yüzü suyu hürmetine günahımızdan geçesin diyesiniz çünkü tarikatta olan adamın duası tez kabul olur. Zahirde olan adamın duasından makbul olur.’’ Böylece Hak Teala’nın melekleri de şifa getirip dileklerini kabul ederler. Bir adam her ne isterse Hak Teala verir, Hak Teala murat vericidir.’’ 49b (2) ‘‘…. Müritler gerektir ki On İki İmam aşkına on iki gün oruç tutup yolunda kaim ola. Ve Hızır (a.s) günlerinde üç gün oruç tuta ve yolunda kaim ola. Ve ahiret azığını ileriye göndere.’’ Hızır (a.s) ile Hz. Musa’nın Buluşması İslâm kaynaklarına bakılırsa Hızır, Kuran’da telmihen, hadislerde ise ismen geçmektedir. Kuran’da insanların ibret alması için anlatılan kıssalardan birinde, Hz. Musa ile kim olduğu açıklanmayan kullarımızdan bir kul ifadesiyle tanımlanan bilge bir şahsiyetin serüveni anlatılır (Kehf/ 60-82). Hz. Musa ile buluşan ve sadece Allah tarafından kendisine ledün ilmi verilen kulun anlatıldığı, içinde pek çok sırrı barındıran bu kıssa ile ilgili kaynaklarda ilahiyatçıların, tasavvuf erbabının, batıni ekolün sayısız yorumları bulunur. Hızır’ın kimliği hakkında kimisinin melek, kimisinin peygamber ve özellikle tasavvuf çevrelerine göre de bir veli olarak nitelendirildiği görülür. L. Massignon’a göre Hz. Musa’nın karşısına çıkarılan manevi kılavuz durumundaki esrarengiz şahsiyet (Hızır) aracılığıyla, ilahi takdirin sırlarının insanlar tarafından çözülemeyeceği mesajı verilir (Ocak, 2012: 44). Kıssa’da geçen Mecmau’l-Bahreyn (iki denizin birleşmesi) tabiri ile Hz. Musa’nın, hadislerde adının Hızır olduğu belirtilen ve Allah tarafından kendisine rahmet ve gizli ilim verilen genç bir Bilge Kul ile buluşması ya da buluştuğu yer kastedilir (Evgin, 2007: 9). Mecmau’l-Bahreyn deyimi, biri Musa’nın temsil ettiği zahiri ilim denizi (şeriat), diğeri Hızır’ın temsil ettiği bâtıni ilim denizinin (hakikat) birleşmesi ya da ruhla bedenin birleşmesi şeklinde yorumlanır (Ocak, 2012: 46; Dinç, 2011: 47). Halk arasında da bu inanç sema ile yerin buluşması veya yağmurun toprakla buluşması sonucu tabiatın yeniden dirilişi veya bahar bayramı şeklinde tezahür eder. Sufilere göre Hz. Musa şeriatı, Hızır’sa tasavvuftaki (Velayet) en üst makam olan hakikati temsil etmektedir. Hızır’ın her iki âlemde faal olması mesela bazen yeryüzüne inip insanlarla görüşmesi onu üstün kılan sebepler olarak telakki edilmesine sebep olur. Hz. Musa’nın ilahi sırların ve gerçeklerin iç yüzünü anlamasına Hızır sebep olmuş, ona mürşitlik etmiştir. Tasavvufta ve Alevi-Bektaşi edebiyatında rehber-kılavuz durumunda bulunan mürşidin, ledün ilmine vakıf olduğu için önemi düşünüldüğünde Hızır’ın yol için semavi bir kılavuz kimliği taşıyan bir mürşit olduğu düşünülebilir. Anadolu’daki Hızır imajı, Alevi-Bektaşi toplulukları için Hak-Muhammed-Ali’den oluşan sentezin özü, Arap Alevileri için de Ali-Muhammed-Selman-ı Pak (AMS) üçlemesinin mistik bir sırrı olarak görülür. İki toplumda da Hz. Ali-Hızır özdeşleştirilmiştir ve insanlar zorda kaldıklarında; yetiş Ya Ali! Ya Hızır! diye imdat dilerler. Hızır (a.s) Kimdir? Tasavvufa göre Hızır’ın temelini Kuran’da bulan en önemli niteliği ilahi sırların bilgisine sahip olmasıdır. Hızır; eli son derece açık, cömert, güler yüzlü, yeşil bir elbise giyer ve kır bir ata biner. Sufi kaynakları onu görünüşte bir peygamber olarak nitelendirse de gerçekte veli yönü ağır basar. Hızır, peygamberler arasında yer alan tek veli örneği sayılır. İslam âlimleri, Hz. Hızır (a.s.)’ın hayatta olup olmadığını tartışırken tasavvuf çevreleri ve halk kesimleri, Hızır’ın hayatta olduğuna ve ölümsüzlük iksiri (ab-ı hayat) içtiği için kıyamete kadar insanlar arasında görülebileceğine inanır. Kuran’da geçen bu kıssa etrafında gelişen kültür, batın ve zahir ilimlerin tasnifine kaynaklık ederek tasavvuf düşüncesini etkilemiş, çeşitli tasavvuf mekteplerinin doğuşuna sebep gösterilmiştir. Kuran’da geçmeyen Hızır adı, hadis metinlerinde, el-Hadır diye geçer ve Arapçada yeşil, yeşil dal veya yeşilliği çok olan yer anlamına gelir. Buna göre Hz. Musa, Hızır’ı gördüğünde o, “deniz sahilinde yeşil bir sergi üzerinde bulunuyordu”. Başka bir hadiste “ona el-Hadır denilmişti çünkü kupkuru bir yere oturduğunda orası derhal yemyeşil oluyor ve otlar dalgalanıyordu”. İlk karşılaşma esnasında üzerinde yeşil bir giysi bulunduğu için Hadır isminin verildiği de öne sürülür (Evgin, 2007: 13; Ocak, 2012: 47, 58). Kuran’daki kıssadan hareketle Hızır, batınî sırlara vakıf, gaybı bilen bilge kul olarak nitelendirilir. Dolayısıyla İslâm ilim ve kültür geleneğinde Musa-Hızır kıssasıyla en çok ilgilenen zümre sufiler olmuştur. Zira bu kıssa, sufiler nezdinde tasavvufun iki temel unsuru olan irşat ve ledünni ilim teorisine Kuran’dan dayanak oluşturmaktadır. O, her zaman en büyük manevi mürşit sayılır. Tasavvuftaki telakkiye göre kıssada, Allah’ın kendi katından bir ilim (ledünni ilim) bahşettiği kul (Hızır), Hz. Musa’ya mürşitlik etmektedir. Bundan dolayı kıssa 9. yüzyıldan itibaren tasavvufi çevrelerde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve tasavvufun ruhuna uygun bir şekilde yorumlanmıştır (Öztürk, 2006: 156). Kıssadaki ayrıntılardan biri de bir peygamber olan Hz. Musa’ya, Allah’ın verdiği gizli ilmi öğretme konumundaki esrarengiz bir kulun (Hızır’ın) buluşmasıdır. Hızır, Hz. Musa’dan daha üstün bir konumda gözükmesine rağmen sufi âlimler, olayın kahramanı Hz. Musa’nın Hızır’dan ilim öğrenmesinin peygamberliğin aşağı derecede olduğu anlamına gelmeyeceğini belirtirler. Bengi Su veya Ab – ı Hayat nedir? Eski Türklerde hayat suyu olan ‘‘Bengi Su’’, İslâmi kaynaklarda, hayat kaynağı veya ‘‘Ab-ı Hayat’’ olarak geçer. Bu sayede ‘Ab – ı Hayat’ kavramı, tasavvuf edebiyatına girmiş ve Hızır’dan bahseden bütün klasik kaynaklarda yer bulmuştur. Kuran ve Kitab-ı Mukaddes’te de evrende öncelikle suyun yaratıldığı geçer. Zülkarneyn, içene sonsuz hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran Ab-ı Hayat’tan söz edildiğini duyar ve bunu aramaya karar verir. Ordusunda büyük komutanlardan biri olan Hızır’in refakatinde yolculuğa çıkar. Âb-ı Hayât, Karanlıklar Ülkesi’ndedir. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada Ab-ı Hayât’ı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de olağanüstü güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn’le karşılaşır. O da, Ab-ı Hayât’ı ararsa da bulamaz ve bir süre sonra ölür. M. Eliade, suyun tanrısal ruhun ilk makamı olduğunu ve hayatın başlangıcının kaynağının su olduğunu ifade eder (Dinç, 2011: 84). Türklerin Altay Yaratılış Destanı’nda da başlangıçta sonsuz su motifi şu şekilde geçer (Ögel, 1989: I/77; 1995: II/107): Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne bir yer, Uçsuz bucaksız, sonsuz sular içreydi her yer… İslami dönemde ‘‘Ab-ı Beka’’, ‘‘Ab-ı Hızır’’, ‘‘Çeşme-i Hayat’’, ‘‘Bengi Su’’, ‘‘Dirilik Suyu’’ gibi çeşitli isimlerle anılan bu kavram vahdet sırrına ermek anlamına da gelir. Bektaşi-Kızılbaş nefeslerinde mesela Nesimi’nin bir nefesinde şöyle geçer (Kürkçüoğlu, 1973: 24): Ahr-ı fenada fani ol gör ki ne hoş hayat olur, Ab-ı hayat imiş fena gerçi adı memat olur. Beytinde yokluk denizinde fani olmanın adı ölüm olsa da hakikatte ‘‘Ab-ı Hayat’’ olduğunu ifade eder. Ölümsüzlükten kasıt, nefsin köleliğinden kurtuluş, bir anlamda dünyalığı yenmektir. Ahmed Yesevi de tasavvuf sülukunda nereye varsam Hızır Babam bana yoldaş oldu derken onun Anadolu’daki temsilcisi Yunus Emre, Divan’ında (Gölpınarlı, 1965: 79, 80): Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalur dirler Meğer Hızır-İlyas ola ab-ı hayat içmiş gibi. Şol Hızır’la şol İlyas ab-ı hayat içtiler, Bu birkaç gün içinde bunlar ölesi değil. Dizelerinde her ikisini ayrı ve ölümsüz bildiği gibi, tasavvuf ehlinin genel telakkilerini paylaşır. Yunus Emre, mürşit telakki ettiği Hızır’ın ab-ı hayat kaynağı olduğunu belirtir: Mekteb-i irfana girip almayan ders ü sebak Hızır ile ab-ı hayata varmayan derviş midir? Hızır (a.s) ve İlyas (a.s) Kimdir? Kuran’da İlyas adı, Hızır adının tersine iki yerde açıkça geçer (Enam/85, Saffat/123-132) ve hadislerde de birkaç kez anılır. Tasavvufta İlyas’ın bir peygamber olmasına rağmen Hızır gibi ölümsüz olduğu ve aynı hayat mertebesinde bulunduğu inancı vardır. İlyas da peygamberlikten çok velayet kavramına uygun bir biçimde tasvir edilmiştir. Ancak İlyas’ın tasavvuftaki yeri son derece kısıtlıdır. Bunun en önemli sebebi, tasavvufun ana yöntemi olan irşat müessesesi ve mürşitlik fonksiyonu doğrudan doğruya Hızır’ın şahsiyetine uygun düşmesidir. Tasavvufta genel yargıya göre Musa Peygamber şeriatı, Hızır ise hakikati temsil ettiği için Hızır, daha üst bir mertebede görülür (Ocak, 2012: 77, 104; Dinç, 2011: 49, 76). Velayette velilerin ders aldıkları Hızır makamından bahsedilir ve bazen veliler, Hızır telakki edilir. Hızır’ı veli kabul eden görüşe göre, Hz. Musa-Hızır kıssasında anlatılan olaylar keramet ile izah edilebilecek olaylardır. Çünkü onlara göre bu olaylarda Hızır’ın gaybı bilmesi, manevi-ledünni ilme sahip olması ve eşya üzerinde geniş bir tasarrufa sahip bulunması gibi kerametler zuhur etmiştir. Bazı hadis rivayetlerine göre Hızır’la İlyas kardeştir ve her yıl belli bir zamanda bir araya gelirler (Evgin, 2007: 23-25, 36). Alevî-Bektaşî inancında Hz. Ali ile Hızır ve İlyas özdeşleştirilmektedir. Tekke şairlerinden Şükrü Metin Baba: Zulmet deryasını nur edip gelen Hızır-İlyas Şah-ı Merdan Ali’dir, Hızır ile içen ab-ı hayatı Hızır-İlyas Şah-ı Merdan Ali’dir. Hızır – İlyas, Alevi-Bektaşi inancında Ali’nin şahsiyetiyle birleştirilir. Zira Alevi-Bektaşi nefeslerinde Hızır çok önemli bir yer tutar. Hayatın her anında yanlarında olduğuna inanılan Hızır, Hz. Ali ile ilişkilendirilir. Pir Sultan Abdal’ın bir şiirinde Hz. Ali ile Hızır özdeşleşir (Öztelli, 1971: 94): Bin bir adı vardır bir adı Hızır, Her nerede çağırsan orada hazır, Ali’m padişahtır Muhammed vezir, O fermanı yazan Ali değil mi? Şah Hatayi de tasavvufta Hızır’ın mürşitlik temasını işler (Ergun, 1955; I/92): Hatayi sözünün manisin verdi, Yar ile ettiği ahdinde durdu, Cebrail Musa’ya Hızır’a var dedi, Mürşid-i kâmile varmadan olmaz. Alevi-Bektaşi gülbenglerinde Hızır-İlyas, ‘‘Ya Hızır, Ya İlyas ve ismen bi-zikrillah, Hızır yoldaşın ola’’ şeklinde çokça geçer. Hızır, mürşidin sembolüdür. Bektaşilikteki on iki posttan biri olan (on iki makam) mihmandar postu, Hızır’ı temsil eder. Pir Sultan Abdal’ın konuyla ilgili bir dörtlüğü aşağıdadır (Öztelli, 1971: 92): Ali söyler Hızır yazar ayeti, Elinde Zülfikar zehirden katı, Aşikâre Ali’nin kerameti, Birisi Muhammed birisi Ali… Viranî’de Hızır’a ‘‘Ab-ı Hayat’’ veren Şah-ı Merdan Ali’dir (Melikoff, 2006: 181; Ocak, 2012: 195; Türk, 2005: 54): Cemi müşkülleri halleyleyen Şah, Hızır’a Ab-ı Hayat eyleyen Şah, Ali’dir Alem-ül-Gayb’ın sıfatı, Ki gösterdi sıfat içinde zatı, Dilersen içersin Ab-ı Hayat’ı, Ali’dir var eden arzı semayı. Pir Sultan Abdal, Hızır’ın tasavvuftaki mürşitlik yönünü şöyle anlatıyor (Öztelli, 1971: 292): Bülbül de bahçede gülşene kondu, Hüseyin Hak için serini verdi, Doldurdu bize de bir dolu verdi, Ol Hızır’ın yeşil eli sabahtan. Klasik İslâm kaynaklarında ise Hızır ve İlyas ayrı şahsiyetler olarak görülür. Bu ayrım her ikisi arasında bir görev bölüşümü ile daha da belirginleşir. Buna göre Hızır karada, İlyas sularda hizmet görür. İçtiği hayat suyuyla hayatın cevherine sahip olan Hızır; ölüleri diriltebilecek, kopan bir organı eski haline getirebilecek kerametler göstermiştir. Dervişlerin piri olan Hızır, ebediyen genç kalarak değişik yerlerde zuhur eder. İlyas ile Hızır’ın hayatta oldukları, İlyas’ın sahasının denizler Hızır’ınkinin ise çayırlarla bahçeler olduğu ve Hızır’ın kendini yardıma çağırana göründüğü inancı yaygındır (Evgin, 2007: 38). Halk sufiliğinde ve özellikle Bektaşi edebiyatımızda, Hızır’a bağlılığın, Hızır’ın mürşit olarak algılanmasının, Hızır’ın mevki ve rolünü gösteren Hızırnâme adlı manzum eserler bulunmaktadır. Alevi-Bektaşi adap ve erkânını anlatan bazı Hızırnâmeler, buyruk gibidir. 15. yüzyıl şairlerinden Eğirdirli Şeyh Muhyiddin Çelebi (ö.1494), Hızır-nâme’sinde manevi yolculuğuna rehberlik eden Hızır’la yaptığı seyahati anlatmaktadır. Hızır, bazen bir düş, bazen de bir kuş gibi görünerek gökyüzünün sırlarını şaire anlatır. O, ay gibi heybetlidir, isteyene yol gösterir, her zaman yeşil giyer, yanında yüz atlı yardımcısı vardır: Gelür görünür düş gibi, Daim görürüm kuş gibi, Her dem bana yoldaş gibi, Kılgıl inayet ben kula. Hızırname’de Hızır ile İlyas aynı fonksiyonla anılırken, Ricalü’l-Gayb Erenleri’nin Hızır’ın emrinde olduğu, Hacı Bektaş Veli’nin ona bağlı olduğu anlatılır (Sarıkaya, 2007: 9): Hızır ile İlyas’ın kulu Hünkar Hacı Bektaş gelir, Bunlar yedidir, beştir, Hünkar Hacı Bektaş gelir, Hakka şükür kim ben bugün, Hızır Nebi’ye uğradım, İlyas Nebi amin dedi ben şol duaya uğradım, Arz u sema kürs ile arş u kalem her ne ki var, Kamu anın hükmündedir bu dem ol Han’a uğradım. Hızırnâme’de Allah’ın bütün isimlerinin zuhur yeri olan ve bu mazhariyetin nihai noktası olan Kaf Dağı’na (insan-ı kâmile) ulaşmak için Hızır’la yoldaş olmak gerektir. O zaman onun makamı olan Makam-ı Hadra’ya erişilebilir. Niyazi-i Mısrî’ye göre Ravza-i Hadra, şeriat ve hakikat ilminin birleştiği yer olan Mecmau’l-Bahreyn’dir (Kemikli, 2011: 34). Şair, kendisine sunulan doludan içip kendinden geçmiş ve Hızır’ın yoluna süluk etmiştir. Aşk şarabı, kıssada geçen hayat kaynağıdır (Aynu’l-Hayat). Hızır’la yoldaş olan şair bu anlamda Ab-ı Hayat’tan içmiş hayat kaynağına ulaşmıştır. Artık o manevi erenlerin rehberi olan Hızır’ın muhitine girmiştir. (Uludağ, 1998: 414; Ocak, 2012: 73; Kemikli, 2011: 38). Hızır, zaman zaman halk arasında okunan Muhammediye türü bazı eserler de de söz konusu edilir. 14.yüzyılın ilk yarısında Gelibolu’da Yazıcıoğlu Mehmed, yazdığı bir Muhammediye’de Hızır ve İlyas (a.s)’ın buluştuğu yer olan deniz manzaralı bir mekânda mescit inşa edilmiş ve içinde bahse konu Muhameddiye’sini yazdığı bu mescide Hızır-İlyas makamı (çilehane) adını vermiştir. Hızır Orucu Şubat ayının on üç, on dört ve on beşinde üç gün süreyle tutulan oruca Hızır Orucu denmektedir. Hızır orucunun nerden geldigine dair net kaynaklar yoktur. Dar ve zor günlerde insanların yardımına gelen Hızır’a hürmetten tutulan bu oruç; bazı kesimlerce İslam öncesine dayandırılmakta, bazı kesimlerce de Hz. Ali’nin ve Ehli Beyt’in bu orucu tutmasına dayanak gösterilerek doğrudan İslamî kaynaklarla temellendirilmektedir. Ayrıca Alevi çevreler içinde Bakara ve İnsan Sureleri’nden bazı ayetler temel gösterilerek, Hızır Orucu’nun Kuran’a dayandığı söylenmektedir. Yöreden yöreye göre değişkenlik gösterebilmekle birlikte şubat ayında üç gün oruç tutma geleneği yaygınlaşmıştır. Ancak bazı bölgelerde Hızır orucu ocak ayının ortalarında başlar ve 7 güne kadar sürebilir. Örneğin İmam Rıza Ocağı’nda 31 Ocak – 1 – 2 Şubat tarihlerinde Hızır Orucu tutulur. Orucun son günü sac çörekleri yapılır. Onar Dede Türbesi’nde tüm köy halkı toplanarak oturulur ve lokmalar yenilir. Kurbanlar kesilir, lokmalar için dualar okunur. Adıyaman’da ise yaygınlaşan gelenek tatbik edilir ve Şubat’ın 13 – 14 – 15. günlerinde Hızır orucu tutulur.
HIZIR ORUCU NİÇİN TUTULUR?
İmam Hasan ile İmam Hüseyin hastalanırlar. O gün Hz. Muhammed’i ziyarete gidemezler. Peygamberimiz Fatma Ananın evine gider bakar ki Fatma Ana tedirgin ve telaşlı. Fatma Ana’ya sorar “Kızım Fatma nedir durum?” diye sorduğunda Fatma Ana der ki “Ciğer parelerimiz amansız bir hastalığa yakalandılar. Resullullah “Kızım Fatma bir yetime sadaka ver” der. Fatma Ana der ki “Ya Allah’ın resulü evde sadaka verecek hiçbir şeyimiz yok” der. “Öyle ise kızım Fatma onlar şifa bulsun diye üç gün Hızır Orucu tutun” diye buyurur. İmam Ali ile Ana Fatma niyetlenip orucu tutarlar. İftar saatine yakın kapı dövülür ve kapıya bir öksüz gelir. Der ki “Ya Ehlibeyt ben öksüzüm karnım aç beni doyur” der. Hazreti Fatma Ana’mız iftar için hazırladıkları yiyecekleri öksüze ikram eder. İkinci gün aynı saate yine kapı dövülür. O gün de bir esir gelir iftar için hazırlanan yemeği ona verirler. Üçüncü gün bir yetim gelir yemeği ona ikram ederler ve sadece su ile iftar açarlar. Dördüncü gün İmam Hüseyin ve İmam Hasan efendimiz şifa bulur. Hazreti Muhammed Mustafa kızının evine gittiğinde buyurur ki “Kızım Fatma siz oruçlu iken üç gün boyunca evinize gelen yetim, öksüz ve esir Hazreti Hızır’dır. Siz Hazreti Hızır’ın karnını doyurdunuz. Ciğerparelerimiz Hazreti Hızır’ın yüzü suyu hürmetine şifa buldular,” der.
Yalıncak Sultan Ocağı Evladı
Eray Karayiğit
