
Hacı Bektaş Velî, Horasan’ın âlim ve şairleriyle meşhur, bilim ve kültür beşiği olan Nişabur kentinde dünyaya gelmiştir.[1] Hünkar’ın yaşadığı dönemde, yani 1210’lu yıllarda burayı ziyaret edip bir süre ikamet eden meşhur coğrafyacı Yakut Hamevî, Nişâbur’u “ilim ve irfan kaynağı” olarak tasvir etmiştir.[2] Burada Arapça, Farsça ve zahir bilimleri yanında Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Lokman Perende’den batın dersleri almıştır. Babası İbrahim Sanî diye anılan Seyyid Muhammed, anası ünlü bilgin Ahmet Âmil Nişâburî’nin kızı Hâtem’dir. Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihi kaynaklara göre değişiklik göstermektedir. Doğum tarihi ile ilgili olarak Coşan, Hacı Bektaş İlçesi Halk Kütüphanesi 119 no.da kayıtlı Velâyetnâme’de, Hünkâr’ın 63 yıl yaşadığını, 606/1209’da doğum 669/1270’de vefat ettiği kaydının bulunduğunu bildirmiştir.[3] Hacı Bektaş Veli dergahı postnişini Ahmed Cemalettin Çelebi’ye ait Müdafaa kitabında ise Hacı Bektaş Velî’nin (1247- 1248) tarihinde doğduğunu belirtmektedir.[4] Bektaşiliğin İçyüzü kitabının yazarı ve aynı zamanda Bektaşi babası olan Mehmet Tevfik Oytan anlatılanların aksine (1242 – 1342) tarihlerini vermektedir.[5] Tevarih-i Mevievîye’de bu tarih (1241 -1242) olarak gösterilmektedir. Alî’nin Künhü’I-Ahbâr’ında Hacı Bektaş Velî’nin doğumu (1248- 1249) tarihindedir.
Zahiri ve batıni eğitimini Horasan çevresinde tamamlayan Hacı Bektaş Velî, Cengiz Han öncülüğünde Moğolların bölgeyi istila ederek taş üstünde taş bırakmamaları üzerine gerçekleşen derviş göçleri esnasında, muhtemelen 30’lu yaşlarındayken Bektaşlu oymağıyla[6] beraber Horasan ereni olarak irşad vazifesi gereği Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Necef ve Kerbela’ya uğramış, burada Şâh-ı Merdân Hz. Ali’nin türbesinin yanında 40 günlük bir riyâzet içine girmiş, ardından Mekke ve Medine’ye geçerek kutsal mekanları ziyaret etmiş ve hacı olmuş, üç sene sene orada kaldıktan sonra önce Kudüs, ardından Şam’a uğramış ve Şam’da Zekeriyya Peygamber’in türbesinde de bir erbaîn çıkarmıştır. Ardından Halep ve Elbistan’a uğrayarak yine buralarda bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiş, önce Sivas ve Amasya olmak üzere Kırşehir ve Kayseri gibi illere de uğradıktan sonra tekrar Kırşehir’e bağlı Karaöyük (Sulucakarahöyük/ günümüzde Hacı Bektaş) isimli Türkmen köyüne yerleşmiştir.[7] Hacı Bektaş Velî, kardeşi Menteş’in kendilerine katılıp şehit düştüğü Babaîler ayaklanmasından sonra yerleştiği Sulucakarahöyük’te bir dergâh (Velâyetnâme’deki ifadesiyle, Kızılca Halvet)[8] kurmuş ve dergâhının kapısını herkese açarak bundan sonraki hayatını 12 İmam yolunda Hakk’a ve halka hizmete adamıştır. Geçimini sağlamak için de köyün sığırlarına çobanlık etmiştir. Hünkar’dan sonra Bektaşi tekkelerinin kırsal alanlarda kurulması tekke nüfusunun sadece zirai faaliyetlerde bulunmalarıyla değil, ulema ve idarenin gözünden mümkün olduğunca uzakta olma temâyülleriyle de bağlantılı olsa gerektir.[9]
Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı XIII. asır; Türkmenlerin oymak oymak Anadolu’ya göçüyle beraber büyük toplumsal, kültürel ve dinî dönüşümlerin yaşandığı Bektaşîlik, Mevlevîlik, Babaîlik ve Ahilik gibi dinî ve kültürel hareketlerin ilk nüvelerinin görüldüğü, Moğol istilası sonrası Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılıp Osmanlı Devleti’nin kurulmakta olduğu oldukça çalkantılı bir asırdır. Aynı dönemde Anadolu’da Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Muhyiddin İbnu’l-Arabî, Evhadüddin Kirmânî, Necmüddin Dâye, Ahi Evran, Fahreddin Irâkî, Sadreddin Konevî ve Şemseddîn Tebrizî gibi şehir merkezlerinde yaşayıp faaliyetlerini buralardan yürüten fikir ve gönül adamları bulunduğu gibi, Dede Garkın, Baba İlyas, Emîrci Sultan ve Yunus Emre gibi kırsal çevrelerde köylü ve konar-göçer kesimler içerisinde yaşayıp daha çok onlara seslenen mürşidlerle dervişler de yaşıyordu.[10] Hacı Bektaş Velî’nin bunlardan Evhadüddin Kirmânî, Ahi Evran, Baba İlyas ve Yunus Emre ile buluştuğunu, ayrıca Mevlânâ ile de halifesi Sarı İsmail aracılığıyla haberleştiğini bilmekteyiz.
Gölpınarlı, Ankara Milli Ktp. nr. 1251’de kayıtlı Uyûnu’l-Hidâye adlı eserin sahibi Resmî Ali Baba’nın istinsah ettiği Velayetnâme’ye dayanarak, Hacı Bektaş Velî’nin 606/1209’da doğup, 669/1270 yılında da vefat ettiğini söyler.[11] Gölpınarlı, 1874 yılında bütün tarikatların silsilesini toplamaya gayret edip oluşturduğu esere Silsilenâme adını veren Derviş Mehmed Şükrî adlı müellifin, eserinde Hacı Bektaş Velî’nin vefat tarihini 669/1270 şeklinde verdiğini söylemiştir. Gölpınarlı, kaynaklarla da uyumlu olan bu tarihe göre Hünkâr’ın Babaî İsyan’ında otuz, otuz bir yaşlarında olduğunu tahmin etmiş ve Mevlana’dan üç yıl önce Hakk’a yürüdüğünü söylemiştir.[12] Bu bilgilerden yola çıkarak farklı tarihler verilmiş olsa da Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun öncesinde Hakk’a yürüdüğü daha mümkün gözükmektedir.
Hünkar Hacı Bektaş Velî daha çok Çepni Türkmenlerine hitap etmiş olsa da zaman içinde Anadolu’nun her yerinden çevresinde maddi manevi dertlerine çare için insanlar toplanmış ve talibi olmuşlardır. Ayrıca Hünkar’ın çok sayıda öğrencisi de mevcuttur. Velâyetnâme’ye göre Hünkar’ın öğrencilerinin sayısı otuz altı bindir bunların üçyüz altmışı kendi yanında hizmettedir.[13] Hacı Bektaş Velî’nin yetiştirmiş olduğu pek çok dervişi mevcuttu. Bunların içinde Cemal Seyyid, Koluaçık Hacım Sultan, Saru İsmail, Seyyid Pîrebî Sultan (Pîrâb Sultan), Rasûl Baba,Güvenç Abdal, Barak Baba, Huy Ata, Karadonlu Can Baba, Taptuk Emre, Hızır Sâmit, İbrahim Hacı, Sultan ve Koçum Seydî, onun en seçkin talebe ve halifelerindendiler.
Bunların yanı sıra Hünkar, Ürgüp yöresindeki Hıristiyanlar’la da samimi, güzel ilişkiler kurmuş ve onların İslamiyet’e girmesine vesile olmuştur. Ayrıca Anadolu’yu işgal eden Şamanist Moğolların İslam’ı kabul etmeleri için de halifelerini dört bir yana yollamıştır. Hünkar Hacı Bektaş Velî’nin bu faaliyetleri neticesinde, 12 İmam Yol’u ve erkânı üzere Anadolu’da İslamlaşma noktasında farklı toplum kesimlerinin kaynaşmalarına muvaffak olmuştur ki nitekim kendisinden sonra Balım Sultan da “heterodoks” tarikatleri Bektaşilik’in bünyesinde toplamıştır.
Velayetname’de Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin doğumu
“Sultan İbrahim’le Hâtem, yirmi dört yıl evli kaldılar, fakat ne bir kızları oldu, ne bir oğulları. Bu sırada Zeyneb Hatun öldü. Günler, aylar geçti, İbrâhîm-al-Sânî, günün birinde, memleketinin ulularını, beylerini bir yere topladı, bunca yıldır dedi, oğlum, kızım olmadı; ne yapalım? Ulular, beyler, bü şehirde ne kadar bilgin, hâfız, derviş, yoksul varsa bir yere toplıyalım, büyük bir meclis olsun; hafızlar Kur’an okusunlar; dervişler, yoksullar, dua etsinler; umarız ki Tanrı, dualarını kabul eder, bir oğlan verir dediler. Sultan İbrâhîm, bu sözü kabul etti. Her tarafa adamlar gönderdi. Ne kadar hâfız, yoksul, bilgin varsa toplandı. Bir hafta Kur’an okudular, dua ettiler. Sultan İbrâhîm, bunlara, hadde, hisaba sığmaznimetler çıkardı, altınlar, gümüşler verdi, ihsanlarda bulundu. Sonunda izin alıp herkes, yerli yerine gitti. O gece Sultan İbrâhîm, Hâtem Hatun’a yaklaştı. Tanrı kudreti, Hâtem Hatun, gebe kaldı. Müddeti tamam olunca dünyaya bir oğlan geldi ki yüzü, ayım ondördüne benziyordu. Pek sevindiler, mübarek adını «Bektaş» koydular. Bu doğum hakkında rivayet çoktur. Derler ki: Gebelik müddeti bitince Hâtem Hatun, döşeğinde yatarken rüyasında, kolayca bir oğlan doğurduğunu gördü. Uyanınca baktı ki gerçekten de bir çocuk doğurmuş. Fakat ne ağrısı var, ne acısı, ne de bir damlacık kan. Sultan İbrâhîm de uyandı, nur topu gibi bir oğlu olduğunu gördü. Zeyneb Hatun, memesini Bektaş’ın ağzına verdiyse de çocuk bir türlü almadı. Altı ay geçince şehadet parmağını kaldırdı: «Eşhedü en lâ ilâhe illâîlahu vahdehu lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulûhu ve eşhedü enne Aliyyen veliyyullahu» dedi; Hünkâr’ın dilinden çıkan ilk söz, buydu.Hacı Bektâş Hünkâr bütün ömrü boyunca bir kerecik olsun, nefsinin muradını vermedi. Hiç kimsenin ayıbım görüp yüzlemedi. Abdestsiz bir an bile yere basmadı. Bir an bile ibadetten ayrılmadı.[14]Lokman ı Perende’nin, Hacı Bektâş-ı Velî’ye « Hacı» demesi Sultan İbrâhîm-al-Sânî, Hacı Bektaş’ı tahsil ettirmek istedi, bilgin bir adam aradı. Bu şehirde dediler, bilgin, üstün, keramet sahibi bir adam vardır; Türkistan’ın doksandokuzbin pirinin piri Hâce Ahmed Yesevî’nin halifeleıindendir adına Şeyh Lokman-ı Perende derler; Bektaş’a, ancak o, hocalık edebilir, onu hoca tayin ederseniz en doğru iştir bu. Sultan Îbrâhîm, Bektâş-ı Horasâm’ye Şeyh Lokmân-ı Perende’yi hoca tayin etti. Şeyh Lokmân, Hacı Bektaş’a, bilginin evveline ait söz söylerken Hacı Bektaş, sonundan haber vermedeydi. Bir gün, Lökmân-ı Perende, mektebe gelince gördü ki iki er gelmiş, biri, Bektaş’ın sağında oturmada, öbürü solunda; ona Kur’an öğretiyorlar. Mektep, yüzlerinin nuruyla nurlanmış. Lokmân, içeriye girer girmez bunlar, kayboluverdiler. Lokmân, bu hale şaşırıp kaldı; kendi kendine acaba bunlar kimdir diyordu. Hacı Bektâş, mübarek ağzını açıp hoca dedi, biliyor musun, o iki nurlu zat kimler? Lokmân, aman dedi, bildir, kimlerdir? Bektâş, sağımda oturan, iki cihan güneşi ceddim Muhammed Mustafa idi; solumda oturan, Tanrı arslanı, inananların Emîri Murtazâ Ali. Biri, gelip zâhir bilgisinden, öbürü bâtın bilgisinden bahsederler, Kur’anı belletirler bana. Lokmân-ı Perende, Bektâş’ın bu sözlerini duyunca pek sevindi, gidip babası Sultan İbrahim’e anlattı. Sultan İbrâhim, işitince neşelendi, Tanrıya şükürler etti. Lokmâı-ı Perende, Türkistan’ın, doksandokuz bin pirlerinin piri Sultân Hâce Ahmed Yesevî’nin halîfesiydi, perendelik hizmetini, ona, Muhammed-i Hanefî oğlu Ahmed Yesevî vermişti. Lokmân-ı Perende, bir zaman, cezbeye tutulmuştu, dağlarda gezerdi. İmâm Ca’fer-al-Sâdık, hırkasını, Bâyezîd-i Bıstâmî’ye vermiş, Lokman’a göndermişti. Bâyezîd, araya araya onu, bir dağ başında buldu, hırkayı verdi, İmâm’ııı selâmını söyledi ve hırkayı, Lokmân’a giydirdi- Lokmân, Cezbelendi, kalkıp namaza başladı bir rik’at namazı, tamamı dört yılda kıldı; Bâyezîd de ondört yıl, ayakta durdu. Lokmân’m ikinci rik’ate kalktığım görünce dayanamadı, yürüyüp gitti İmâm Ca’fer’e vardı, Lokmân’ın halini anlattı. İmâm, Lokmân, ikinci rik’atı kılıp bitirinceyedek dursaydın dedi, sen de nasibini tam alırdın.”
Hacı Bektaş Veli’nin Rum Diyarına Gelmesi
Ordan kalkıp yürüdü, Necef Şâhı’nı ziyaret etti, Necef’de bir müddet kaldı, bir erbayin çıkardı. Ordan hareket etti, Beyt-Allah’a vardı, İmâm Muhammed Bâkır’m seccadesi yanında üç yıl mücavir oldu. Sonra Medine’ye gitti, orda da bir erba’in çıkardı ve biraz mücavir olup Kudüs’e vardı, orda da bir erbain çıkardı. Biraz mücavirlikten sonra Halep şehrine geldi, Ulucamide bir erbain çıkardı. Ulucami’in avlusunun lortasında bir Ulu mermer direk vardı, o mermer direğin üstüne bir taş koydu, biz gelinceyedek dursun, âhirzamanda biz gelir, indiririz dedi. Halep’den de çıkıp Dâvud peygamberin kabrine geldi. Orda, erenlerden birkaç kişi, Hünkâr’la beraber mücavir oldu. Bir gün o erenler, Hünkâr’a, ey kerem ehli dediler, burası yüce bir makam burda sizinle itıkâfa girelim, bir erbain çıkaralım. Hünkâr, çile-i zenân mı (kadınların çilesi) çıkaralım dedi, çile-i merdân mı (erkeklerin çilesi) Erenler çile-i zenân nedir, çile-i merdân ne dediler. Hacı Bektâş-ı Velî, çile-i zenân, kırk gün, yemeden, içmeden itikâf etmektir,’ bir karı da çıkrık dibinde bunu yapabilir; çile-i merdânsa kırk gün, hergün bir öküz yahnisi yemek, su içmemek ve abdest bozmamak şartiyle itikâfa girmektir dedi. Erenler, bu sözü duyunca şaşırdılar, Erenler Şahı dediler, biz, söylediğiniz çile-i merdânı çıkaramayız, ona takatimiz yok bizim. Hünkâr, makam sahibine dedi ki: Biz, çile-i merdân çıkaralım; hergün bir öküz boğazlayıpişirin, getirin, yiyelim. Bu erenler de çile-i zenâna girsinler. Bunun üzerine o erenler, yemeden, içmeden kırk gün çile çıkardılar. Hünkâr’sa her gün, gelen öküz yahnisini yedi, bir yudumcuk su içmedi, kırk gün, abdest de bozmadı, çile bitince erenler, Hünkârın eline, ayağına düştüler, duasını, himmetini aldılar.[15]
Velayetname-i Hacı Bektaş’da Hacı Bektaş Veli’nin Nesebi
Hacı Bektaş, Hacı Doğrul dedi, şimdi dön, geldiğin meclise var, erenlere gördüğünü anlat, onları buraya çağır, hepsine selâm söyle, sonra da onlarla beraber tekrar yanımıza gel. Hacı Doğrul, kalkıp Rûm erenlerinin yanma vardı, işi anlattı ve onları dâvet ettiğini söyledi. /Elliyedi bin rûm ereni, ne diye ayağına gidecekmişiz dediler, sözünü tutmadılar. Hepsi, yer yerine gitti. Bu hal, Hacı Bektaş’a malûm oldu, oturduğu yerden bir üfürdü, çırağları dinlendi, üçgün, bir rivayette kırk gün çırağlarını uyaramadılar, ayni zamanda parmağıyle bir işaret etti, altlarından seccadeleri kayboldu. Sonucu, bir yere toplanıp Hünkârın yanına gitmeyi kararlaştırdılar. Huzuruna varıp elini öptüler, gördüler ki seccadeleri, kendi topluluklarında nasıl serilmişse ayni tertibe göre Hünkâr’ım huzurunda serilmiş. Her biri, kendi seccadesine oturdu. Özür dilediler ve konuşmaya başladılar. Hünkârdan, soyunu, mürşidini, kimden nasip aldığını, nerden geldiğini sordular. Hünkâr, Horasan erenlerindenim dedi. Aslım Muhammed soyundan; Türkistan’dan geliyorum; İbrahîm-al Sânî diye tanınan Seyyid Muhammed’in oğluyum. Seyyid Muhammed, Mûsâ-l-Sânî, o, İbrahim Mucâb oğludur, onun babası da İmâm Mûsâ-l-Kâzım’dır. Mürşidim doksandokuz bin Türkistan Pirlerinin ulusu Sultan Hâce Ahmed-i Yesevî’dir. Meşrebim Muhammed Ali’dendir, nasibim Tanrı’dan.
Hacı Bektaş Veli’nin Tevella’yı Rum Diyarına Getirmesi
“Hünkâr, bu sözleri söyleyince erenler, delil istediler. Hünkâr, Ahmed-i Yesevî’nin verdiği icazet-nameyi çıkarmak isterken bir de baktılar ki gökyüzünden duman gibi birşey inmede, ine ine Hünkârın önüne geldi. bir yeşil fermandı. Yeşil sahife üstüne ak yazı ile besmeleden sonra icazeti yazılıydı. Okuyup anladılar, hiç bir şüpheleri kalmadı. Hepsi kalkıp birer birer Hünkârın önüne geldiler. Hünkâr, başlarındaki kisveleri tekbir etti, onlara, tevellâ telkin eyledi. Böylece Rûm ülkesine tevellâyı, Hünkâr Rûm erenleri, Hünkâr’a müridlerinden onar mürid verdiler. Hünkâr’ın adını Ihtırımcı koydular. Hünkâr, bütün tavlalardan boşanan, bizim tavlamızda eğlensin, fakat bizim tavlamızdan boşanana hiç bir yerde eğlenecek yer bulunmasın, kaşınacak tırnak dahi bulunmasın dedi. Rûm erenleri, makamlarına gitmek için izin istediler. Hünkâr, her birine bir nasip sundu. Karaca Ahmed’e, Sultan Hâce Ahmed-i Yesevî, bize bir dev vermişti, o vakitten beri bize hizmet eder, onu, sana armağan verdik, artık size hizmet etsin, ölümünüzden sonra da mezarınızı beklesin dedi. Erenler, izin alıp makamlarına gittiler.”[16]
Hacı Bektaş Veli’nin eserlerinde On iki İmam Tasavvuru
Hacı Bektaş mağaradan çıkmadı
Kimsenün rızkına kat’a bakmadı
Hakk’a bir yıl çün ki ta’at eyledi
Mümin olanlar ziyaret eyledi
Ol Bedehşan[17] halkınun hep ekseri
Mü’min olup şeyh idindi ol eri
Ba’zılar oldı münafık yine pes
Sahirimiş ol deyüp eylediler ses
Hacı Bektaş gar içinde idi dahı
İncinür münkirler ere iy ahi
Mustafa’nun nurı hakkı ya ilah
Murtazanun izzeti çün padişah
On İki ma’sum imamın hürmeti
Gaip erler izzeti ve hürmeti
Şeyhüm Ahmed Yesevi’nün hürmeti
Bu za’ife kıl inayet şefkati
Eylesün münkiri ejder hep helak
Küfr-i şirkden eyle yiryüzini pak
Çün du’ayı böyle kıldı kamyab
Hakk du’asın kıldı ol dem müstecab
Hakkdan aldı ejder ol dem emr
Kalkdı uçdı çaylar kıldı hamr
Kanda kafir ili varsa gitdi ol
Kanda münkir halk varışa yutdı ol
Halk-ı münkir varışa itdi helak
Yir yüzin kafirden itdi cümle pak[18]
***
Anuñ evlâdlarına candan muhibb ol
Rasūl āl’ini seven cān (u) dilden
Hem on iki imāma ikrāruñ olsun
Muhibb ol dōstına, zıddına düşman
Ki Rahman’dan ba’īd olma karīb ol
Bayık kurtuldu ol nār-ı cahīm’dan
Bularuñ zıddına inkâruñ olsun
Dilerseñ kim ola îmānuñ rūşan[19]
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Yalıncak Sultan Ocağı Evladı
Eray Karayiğit
[1] Hünkar’ın Nişabur’a 10 km uzaklıktaki Fuşencan köyünden olduğu söylenmektedir. Bknz: Mürsel Öztürk, “Hacı Bektaş Zamanında Nîşâbûr’daki Kültürel Hayat”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, XVL, Ankara, 2008, s. 146.
[2] Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Buldân, c. V, s.331.
[3] Esat Coşan, Hacı Bektâş-ı Velî Makâlât, Seha Neşriyat, Ankara, 1971, s. XXIV.
[4] Cemalettin Çelebi, Müdafaa, s. 36.
[5] M. Tevfik Oytan, Bektaşîliğin İçyüzü, İstanbul Maarif Kütüphanesi, 1979: s. 363.
[6] Osmanlı tahrir defterlerinde Hacı Bektaş Velî’ye bağlı geniş bir Bektaşlu oymağının bulunduğunu görmekteyiz. Konu ile ilgili bknz: Emel Kılıç, “Tarihi Kaynaklar Işığında Hacı Bektaş Veli ve Bektaşi Öğretilerinin Çepni Türkmenleri ile Bağlantısı” , Hacı Bektaş Veli: Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden kitabı içinde, Dipnot yay., Ankara 2010: s.127.
[7] Harun Yıldız, “Hacı Bektaş Veli’nin Tarihsel Yaşamına Yeniden Bakış”, Uluslararası Hacı Bektaş Velî ve Takipçileri Sempozyumu Bildiriler Kitabı, İstanbul 2020: s. 91-120, s. 102.
[8] Abdulbaki Gölpınarlı, Vilâyet-nâme-Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî , İstanbul: İnkılâp Kitabevi, s. 49.
[9] Suraiya Faroqhi, Anadolu’da Bektaşilik, çev. Nasuh Barın, Simurg Yay. İstanbul 2003: s. 75.
[10] Yıldız, s. 102.
[11] Gölpınarlı, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, İnkılâp Kitabevi, dördüncü baskı,İstanbul, 1997 s. 268.
[13] Mehmet Kesikhalı, Hacı Bektaş Veli, Yaşadığı Dönem, Hayatı, Eserleri ve Görüşleri, Necmeddin Erbakan Üniv., YL tezi, Konya 2017: s. 111.
[14] Gölpınarlı,Vilâyetnâme, s. 3-4.
[15] Gölpınarlı, Hacı Bektaş Veli Velatnamesi17,19
[16]Gölpınarlı, Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, s. 20
Tevalla, Alevi-Bektaşi inancına göre Muhammed Ali’yi sevmek ve sevenlere de muhabbet duymaktır.
Teberra, Alevi-Bektaşi inancına göre Muhammed Ali’ye düşman olanlardan uzak olmaktır anlamını taşır.
[17] Bedehşân, Afganistan sınırları içerisinde Ceyhun nehri kıyılarında tüccarların uğrak yeri olan zengin bir şehirdir ve Pamir dağlarının eteklerinde bulunmaktadır.
[18] Dursun Gümüşoğlu, Hamiye Duran Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, Gazi Üniversitesi, Hacı Bektaş Veli Arastırmaları, 2010, s. 157.
[19] Bahrü’l hakâik, Hacı Bektaş Velî, manzum çeviri Hatipoğlu Muhammed, haz. Esat Coşan, Server yay., İstanbul 2019: s.27.
